26 Şubat 2012 Pazar

Sadece Birazcık Gezicektim :p

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Pazar, Şubat 26, 2012
Tepkiler: 
2 yorum
Gezmeyip gezmeyip birden gezersen böyle olur. Bünye reddetti tabi. Kaç hafta var ki işe gitmek ve market alışverişi yapmak dışında hiçbir amaçla dışarı çıkmamış ben, bu hafta olayın suyunu çıkardım. Zaten Badi'de ilk sözlü uyarısını yaptı, "Hanım hanım, iyice gemi azıya aldın sen, ona göre" şeklinde beni dürttü:) Adam ayak uydururken yorgun düştü, horul horul uyuyor şimdi. 

Çarşambanın gelişi perşembeden bellidir sözünü an be an yaşattım, daha cumadan kolları sıvadım bir organizasyon bir organizasyon sorma gitsin. Efendim, cuma akşamı aldım Badi'mi yanıma, eşli pişti hesabı eşli yemeğe gittim. Bu bizim için bir ilk oldu zira biz ilk defa eşli pişti yemeğe gittik. "Ne var ki bunda?" demeden önce bi düşün derim, bu tür yemekler karı-koca müessesesine adım attığınızın kanıtıdır. Nikah, düğün bile valla karı-koca olduğumuzu bu kadar vurgulamamıştı sanki. Gerçi biz karı-koca gibi değil de daha çok sevgili gibi takılıyoruz. Böylesi daha zevkli:)

Neyse uzamasın laf, giyindik süslendik, halk oyunları ekibimizin yemeğine gittik. Yedik içtik tabi, ama oraları geçiyorum. Esas olay, ekip arkadaşlarım ile birlikte sahneye çıkışımız ve hep birlikte zeybek oynayışımızdı. Bir gösteriş bir ihtişam ki sorma gitsin. Badi demez mi "Ben de istiyorum, beni niye çağırmadın kursa, ben de öğrenirdim, yapardım, benim neyim eksik" diye acıklı acıklı söylenmeye. "Nerden biliyim senin heves edeceğini kocacık?" dedim çıktım işin içinden. Arkadaşlar, sohbetler, halaylar, oyun havaları derken kan ter içinde kalmışız. Eve geldiğimizde yarı baygın haldeydik yorgunluktan. Ama eğlencenin de dibine vurduk yani. En son, halayda sol yanımda Badi, sağ yanımda hiç tanımadığım uzuuun mu uzuuuun bi adam, tepine tepine dönüyoduk, bi onu hatırlıyorum başka da bişey hatırlamıyorum.


Cumartesi de boş durmadım. Uzun zamandır görmediğim arkadaşım kalkmış Bursalardan gelmiş, koşa koşa gittim yanına. Kahveler, çaylar içildi, hasret giderildi. Pek bi güzel oldu. Tekrar edilmesine karar verildi, and içildi.

Bu arada tüm bu eylemlerimin arasına evi baştan aşağı pırıl pırıl temizleme işini de sokuşturdum. Onu tam olarak ne ara yaptım orasını çok net anımsayamıyorum:))

Daha caaaaaanım hafta sonunun bitmesine 1 koskoca gün var. Gün doğmadan neler doğar. Bi bakmışsınız yarın soluğu Prag'da almışım. Hahahahahahahha, sesli güldüm resmen:P O da olur ama bi gün, dimi? Yarın için de çok şahane, süpersonik fikirlerim var. Dolu dolu bir gün beni bekliyor. Enerjiye çok ihtiyacımm olacak. En iyisi ben gidip yatıyım.

24 Şubat 2012 Cuma

Relax

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Cuma, Şubat 24, 2012
Tepkiler: 
7 yorum

Rahat insanlara hastayım. Var bunlardan birkaç tane çevremde. Daha önce de vardı, şimdi de varlar, kuvvetle muhtemel ileride de olacaklar. Yaratılış sanırım, yaşamlarının tamamını bu şekilde sürdürüyorlar. Nefes almak, su içmek gibi temel bi ihtiyaçtan bahsediyoruz burda. Hani bazı insan uzun boyludur, bazısı şişman, zencisi var, albinosu var, bunlar da "geniş" modeller. Dünya yansa umrunda olmaz bunların. Stres kapılarına uğramıyor heralde. Hiç hoşlanmıyorum bu tiplerden. Onların o aşırı rahatlığı beni geriyo.
İşte, okulda, evde, ters giden hiçbişey yokmuş gibi davranıp gerim gerim geriniyolar. Tamam hayatta her gün de stresle geçmez ama arada bi yapsanız hiç fena olmaz yani.

Okulda vardı 1-2 tane "relax" arkadaş, üniversitenin tadını onlar çıkarırdı valla. Ertesi gün vize mi final mi var, oooohhhhh aman sabahlar olmasın, barda diskoda orda burda eğlencede.. Ben her zamanki gibi tertipli düzenli sınavıma çalışırken, arkadaş sabaha kadar deriiin uykulara dalardı. Sabah da kalkar "ay hiç çalışamadım ama napiim, canım çalışmak istemedi" derdi. Sonunda noldu? Ben bölümde derece yaptım ama o da mezun oldu nihayetinde. Amaç diploma değil mi, aldı işte.

İş yerinde de var bunlardan. "Panik yok, işler yetişir" tabelası asılı sanki boyunlarında. Anam bunların ne cildi kırışır, ne de yaşlanırlar. Gamdan kasavetten eser yok . Sizin etrafınızda da var mı bu gıcıklardan? Bu canlı türüne bir son verimeli, köküne kibrit suyu öneriyorum.

Şunu da belirtmeden edemeyeceğim bildiğin yoga gurusu havası seziyorum yüzlerine bakınca:D Her daim meditasyondalar sanki. Abartmıyorum, valla öyleler. Huşu içinde bir gülümseme, gevrek gevrek kahkahalar.. Ay düşüncesi bile delirtiyo beni. Rahatlık iyidir hoştur da fazlası etrafa zarar. Bayaa gavur eziyeti bunların bize yaptığı baksana.

Aslında iyi, hoş, ömür uzatan bu yeteneğe sahip olmadığım için duyduğum kıskançlıktan yazdım bu yazıyı. Aferin bana.:)

Ps: Gıcığım ben size, bilin diye söyledim yani!

20 Şubat 2012 Pazartesi

Tutku

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Pazartesi, Şubat 20, 2012
Tepkiler: 
4 yorum
İlkokul sıralarında halk oyunları sevdam başladı. Yanlış hatırlamıyorsam 3. sınıfa gidiyordum okulun ekibine seçmeler yapılırken. Şule Hocamız "pek beğendim seni" dediğinde havalara uçmuştum. 3 yıl aralıksız oynadım ekipte. Küçücüğüm, miniciğim ama koştura koştura çalışmalara gidiyorum, ortada solo oynuyorum falan, görmeyin gitsin. Sonra araya Anadolu Lisesi yılları girdi. Orda mevcut bi ekip yoktu, ben de mecburen uzak kaldım bu sevdadan. Ama arayı soğutmamak lazım dedim ve üniversiteye gidince kayıt olur olmaz yavukluma geri döndüm, koşa koşa halk oyunları ekibinin seçmelerine katıldım. Tam 250 kişi vardı seçmelere gelen ama olmuştu işte, seçilmiştim 32 kişi arasına. 


Bir dans ekibinde yer almak zordur, sorumluluk ister. Size emek veren öğretmeninize, ekip arkadaşlarınıza karşı sorumluluklarınız vardır ve sahnede hata yapamazsınız. Yoktur öyle bir lüksünüz. Ekip puanı kırılır ve siz kahrınızdan ölürsünüz. Orda yer yarılsaydı da o hatayı yapmasaydım, nasıl bakıcam arkadaşların yüzüne diye kendi kendinizi yersiniz.

Ekip arkadaşlarımla hep çok güzel zamanlar geçirdik. Yorucu antrenmanlar, sinir harpleri, yarışma hazırlıkları zordu ama paylaşımlar, sohbetler, şakalaşmalar paha biçilemezdi. En sıkı dostlar ekipten çıkar, kuraldır bu. Sabahın köründen akşamın körüne kadar gördüğün insanla et-tırnak gibi olursun zamanla. Her şeyden öte ortak bir amaç uğruna haftalarca, aylarca ter döktüğün başka kim var ki şu hayatta?

Üniversiteden sonra master dı kariyerdi derken uzak kaldığım halk oyunlarına bu yıl ani bir kararla geri döndüm. Ne de iyi yaptım ama:)) Hasret giderdik. Eylülden beri hoş bir ekiple güzel güzel çalışıyoruz şimdi. Bambaşka insanlarla yine yeni yeniden. Baksanıza ben ara verip verip geri dönüyorum eski aşkıma ama o her seferinde de aynı şevkle karşılıyor beni. Belki sadık bir sevgili değilim ama tutkulu bir aşık olduğum kesin.

Çok az insan bir hobiye/işe bu kadar bağlı olma lüksüne sahiptir. Her şeye küçük küçük ilgi duyulabilir belki ama "bir" şeye çok bağlı olmak farklıdır. Hiç vazgeçemezsiniz ve her an geri dönme ihtimaliniz vardır. 

Aynı ekipte birlikte dans ettiğim bir arkadaşım gıda mühendisliği okuyordu, mezun olunca mesleğini yapmadı  ve dans hocalığına başladı. Yani yapmaktan her an zevk aldığı şeyi yapıyor şu an . Bazen imrenmiyor değilim. Ahhhhh.. dans, dans , dans...


Az önce haftalık dans provamdan geldim, elimde rezene çayımla bu yazıyı yazdım. Anı olsun..


19 Şubat 2012 Pazar

İki Cami Arasında Aşk

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Pazar, Şubat 19, 2012
Tepkiler: 
4 yorum

Henüz yeni başladım. O yüzden beylik laflar etmicem. idefix'te gördüm dayanamadım aldım. Badi (kocacık olur kendisi) mimar olduğundan Mimar Sinan pek sevilir bizim evde. 

Ustalığına, maharetine lafımız yok bir de aşık Sinan'ı tanıyalım dedim. Okuduğumda yorumları eklerim. Şimdiden mis gibi aşk kokuyor...







NOT: Kitabı bitirir bitirmez yorumlarımı alta eklemek istedim.:
1- Kitap çok basit bir dille yazılmış. Hatta çok fazla basit.. Bir romana yakışan sürükleyici ve akıcı dilden eser yok. 
2- Hikayenin tamamı Sinan'ın aşkını Mihrimah'a söyleyememesi üzerine kurulmuş. Bir yerden sonra 'tamam anladık, kavuşamadılar, eeeeeee" de demişliğim var yani.
3- Sinan'ın 40lı yaşlarda, Mihrimah'ın ise 17 yaşında olduğu fazlaca vurgulanmış. Bu da beni her tekrarlandığında rahatsız etti. İçten içe sapık mıdır nedir demedim değil.
4- Kurgusu fena değil ancak yine de olmamış bu kitap. Olmamış olmamış olmamış...
5- Okunmalı mı? Kısa sürede, hemencecik okunup bitirilecek 'light' bir şeyler arıyorsanız neden olmasın. Ama ben beğenmedim.




11 Şubat 2012 Cumartesi

PET diye alıyorlar PAT diye atıyorlar!!!

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Cumartesi, Şubat 11, 2012
Tepkiler: 
2 yorum
Bak gördüm yine çok sinirlendim. Ne zaman HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu)'ın sitesini karıştırsam içim acıyor, üzülüyorum, sinirlerim zıplıyor. (arada sırada bakılmalık sitelerdendir, ilgilenin derim ben http://www.haytap.org/ ) Bir hayvan dostu, canlı seven olarak deliriyorum durduğum yerde. Geçtiğimiz günlerde İzmir'de yaşanan vahşeti unutmadım, unutulmuyor da zaten.

İzmir'de işkence edildikten sonra yol kenarına bırakılan ve barınak veterineri tarafından bulunan köpek barınak veterinerinin müdahalesine rağmen kurtarılamadı, biliyorsunuz. Bu güzelim yavrucağa işkenceler yaptılar, tecavüz ettiler, o ise tüm bu acılara dayanamadı. İnsan şu soruyu sormadan edemiyor, bunlar insansa biz neyiz, biz insansak bunlar ne?
Kendi halinde yaşayan, tek derdi yiyeceği ekmek olan bu zavallı kime ne zarar vermiş olabilir diye düşünüyorum ama bulamıyorum. 
Neyse, konumuz 'şimdilik' bu değil (bunun için ayrı bir yazı yazar uzun uzun içimi dökerim bir ara). Sokaklarda yeteri kadar sahipsiz hayvan varken yenilerini de sahipsiz bırakıp sokağa salmayalım.

Malum, haftaya sevgililer günü var. Lütfen, sevgilinize hediye olarak evcil hayvan almayın. Bu yürekten bir rica.. Bakılmayan evcil hayvanlar belli bir zaman sonra sokağa bırakılıyor ve sokak yaşamına adapte olamayıp ölüyorlar. Ayıcık alın, cep telefonu alın, takı alın, hatta ev-araba alın ama evcil hayvan almayın. Evcil hayvan bakmak büyük sorumluluk ister ve kediler-köpekler-tavşanlar-kuşlar-balıklar hediye malzemesi değildirler.
Biliyorum hele şu yukarıdakinin sevimliliğine can dayanmıyor, hemen gidiyim alıyım eve getiriyim istiyor insan ama bakımını yapamayıp sokağa attığınızda bu sevimli şeyin bu soğukta karlar arasında yaşam mücadelesi vereceğini ve belki de donarak öleceğini sakın aklınızdan çıkarmayın.

NOT: Yararlı sitelerden bahsetmişken ara sıra LÖSEV'in dükkanına da uğrayın ve bir şeyler satın alın.

9 Şubat 2012 Perşembe

Tavsiyemdir: The Girl With The Dragon Tattoo

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Perşembe, Şubat 09, 2012
Tepkiler: 
2 yorum
Şu gün yazmalıyım bu gün yazmalıyım derken sonunda aldım klavyeyi elime, başladım yazmaya. Ben böyle film görmedim, öldüm bittim izlerken. Entrika desen var, şiddet desen var, duygusallık desen var, vahşet desen var... Kısacası ne ararsan var bu filmde. Kitabını raflarda çokça görüp (açıkçası beğenmeyip:)) )elime alıp okumaya bile tenezzül etmemiştim. Şimdi pişman olmadım desem yalan olur. Kurgusu, hikayesi çok sağlam.

Kitaptan uyarlanan filmlerin çoğu hayal kırıklığı yaratır. Ağzınızın suyunu akıta akıta okuduğunuz, bayım bayım bayıldığınız kitabı filme uyarlamayı beceremezler , hikaye rezil olur, siz de kahrınızdan ölürsünüz. Ama bu sefer öyle olmamış diyebilirim gönül rahatlığıyla. Yönetmen koltuğunda David Fincher'ın oturuyor olması yetmiş de artmış bile. Filmi şahlandırmış. İzlerken o kadar keyif aldım ki hiç bitmesin istedim. Mutlaka izenmeli, arşive eklenmeli, tadına bakılmalı derim ben.

Filmden daha da öte en çok bahsetmek istediğim şey muhteşem oyunculuğuyla filme damgasını vuran Rooney Mara. Gözlerimi ekrandan alamadım desem yeridir. O nasıl bir psikopatlık-sosyopatlık, nasıl bir zekadır. Bu kızda feci pırıltı var. Aha da buraya yazıyorum, söylemedi demeyin. Sadece Rooney Mara için ayrı bir yazı yazmak farz oldu:))

8 Şubat 2012 Çarşamba

Baba demek..

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Çarşamba, Şubat 08, 2012
Tepkiler: 
0 yorum
Baba taş gibi sağlam duruyor orda bir yerde, sen her ihtiyaç duyduğunda yaslıyorsun sırtını serin serin. O sana hep destek oluyor, dayanak oluyor. Doğrulurken elinden tutuyor. Sen anlatıyorsun o dinliyor, hiç sıkılmadan hiç yorulmadan. Gel diyorsun geliyor, git diyorsun gidiyor. Kızsa da söylemiyor, sana sadece gülümsüyor. Bak diyorsun neler yaptım ben, aferin diyor yürekten yürekten. Koltukları kabarıyor, çaktırmıyor. Sen mutluysan o zaten hep mutlu, sen ağlarken şimşekler hiç bekletmeden çakıyor gözünde. BABA diyorsun KIZIM diyor, CANIM diyor, BEBEĞİM diyor. Dünyanın en mükemmel erkeği gelse yok diyorsun, babam gibi değil. Dağ gibi, taş gibi hep dursun istiyorsun bir yerde.

benim babam bu...

P.S.: Doz büyücüsünün blog unda babasıyla ilgili yazılan yazıya yorum olarak yazmıştım, baktım pek de güzel anlatmışım babamı, burda da dursun kaybolmasın istedim.



Bir acemi blogger ın maceraları:)))

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Çarşamba, Şubat 08, 2012
Tepkiler: 
4 yorum
Şu blog camiasına girdim girmesine ama nereden başlanır, neler yapılır, nereden yardım alınır, ilham perisi nasıl kovalanır, blog tasarımı nasıl güzel hale getirilir gibisinden dertler beni yedi bitirdi. Şimdilik sağı solu karıştırma, onun bunun blog una bakma, ben de bişeyler yapmalıyım gibi söylenmeler aşamasındayım. 

Acemilik zor zanaat dostlar. Şimdi kafamda binlerce soru, o nasıl yapılır ki, bu nasıl düzenlenir ki...??? "Yeni Başlayanlar İçin Blog" isimli bir kitap da yok ki piyasada alınsın okunsun. Birkaç profesyonel blogger ın yazdıklarını okumak da içime su serpmedi. Eeeeee, elde kağıt kalemle günlük yazmaya benzemiyormuş bu işler:(

Ama cevval ben, bunun da üstesinden gelir, blog dünyasının altını üstüne getirir hepsini yavaş yavaş öğrenirim. Kendimde o azmi gördüm:p Bi de bakmışız, en popüler, en çok takip edilen blogger lardan biri olmuşum çıkmışım. Hahahahahahahha sesli güldüm resmen..:)

Bu da gülmelik:p

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Çarşamba, Şubat 08, 2012
Tepkiler: 
6 yorum
Facebook'ta pek popüler bu yazı son günlerde. Maksat gülümsetmek olsun diye iletiveriyim dedim bi zahmet..:O

5 Şubat 2012 Pazar

Karne Hediyesi:)

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Pazar, Şubat 05, 2012
Tepkiler: 
0 yorum
Uzun zaman blog'unu ihmal edersen böyle olur. Yazıların birikir, masanın başına oturur, hepsini toptan yazmak zorunda kalırsın:( Kendi kendime söyleniyorum. Şunu blog'a yazmalıyım, bunu mutlaka anlatmalıyım diye diye biriktirmişim yazıları. Şimdi de hangi birini yazsam diye kara kara düşünüyorum. Neyse bir yerden başlayalım.

Malum 20 Ocak'ta karneleri verdik ve 15 günlük tatilimizi hak ettik. Karlar yağdı, yollar kapandı. Bir yere gidemedik. Bari çocuklarla tatil başlamadan önce kararlaştırdığımız sinema etkinliğini gerçekleştirelim dedim.
Facebook üzerinden haberleştik, örgütlendik. Sınıfımdan yaklaşık 10 öğrencimle yerini-zamanını kararlaştırdık ve 31 Ocak Salı günü sabahın körü denilebilecek erken bir saatte okulun önünde toplandık. Otobüsümüze bindik, geze geze alışveriş merkezinin kapısına dayandık. Film seçimini onlara bıraktım. Onlar da Neşeli Ayaklar 2 filmini seçtiler. Güzel bir seçim oldu bence.

Tabi bu filmi seçmelerinin en önemli nedenlerinden biri 3D olmasıydı zira aralarında hiç 3D izlemeyenler ve gözlüklerin cazibesine kendini kaptıranlar vardı. Hele ekrandan bize doğru gelen baloncukları gerçek sanıp yakalamaya çalışanları görseniz salonda kahkahalarla gülerdiniz, zira ben öyle yaptım:)

Salon bomboştu ve sanki biz sinemayı başbaşa izlemek için kapatmış gibiydik. Dilediğimiz gibi sesli sesli güldük, istediğimiz koltuğa oturduk. Velhasıl, gerçekten çok eğlendik. Aklım gelemeyen öğrencilerimde kalmadı değil ama bizde etkinlik bitmez, artık bir sonraki etkinliğe katılırlar.
Filmin eleştirisine gelince, yetişkinler için biraz yavan ama çocuklar için çok eğlenceli bir film. 1. filmi daha komikti diye de düşündürüyor ara ara. Küçük bir çocuk ya da öğrenciler ile gitmek için güzel bir film.

Mesajı anlamlı, hikayesi yardımlaşmaya, kardeşliğe ve dayanışmaya vurgu yapıyor. Verdiğimiz paraya değdi diyelim.


Eski Sevgiliye Dönmeli Mi Dönmemeli Mi???

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Pazar, Şubat 05, 2012
Tepkiler: 
0 yorum
Son günlerde magazin basınında en sık rastladığım haberler eski sevgilisine dönen ünlüler ile ilgili. Bu haberler kabak tadı vermeye başladı, onda hemfikiriz. Ama asıl sorulması gereken soru şudur: Bir insan aradan geçen yıllara rağmen eski sevgilisine dönüyorsa bu haber en çok kimi yaralar? Cevap çok basit: Aradan geçen o yıllarda birlikte olunan sevgilileri!


Düşünün ki bir insanla birliktesiniz. O kişi sizden önce bir/birkaç kişi ile birliktelik yaşamış. Sıra size gelmiş. Birbirinizi sevmişsiniz, birlikte gülmüşsünüz, eğlenmişsiniz. Ona zaman, para, emek, sevgi vermişsiniz. Sonra bir gün ayrılmışsınız. Buraya kadar problem yok, tüm ilişkiler bitebilir. Ama sizden ayrıldıktan sonra eski sevgilisine döndüğünü duyduğunuzda yaşayacağınız hayal kırıklığını düşünebiliyor musunuz? "Madem bir gün ona dönecektin, benimle neden birlikte oldun o zaman?" diye sormak istemez misiniz?


Kendimi 'arafta' birlikte olunan insanların yerine koyuyorum da.... Ne acı, ne feci, ne onur kırıcı bir durumdur bu Yarabbim. Sen sevdiğini, sevildiğini zannet, sonra yaşadığın tüm duyguların yalan, ilişkinin de balon olduğunu öğren. Kendini kandırılmış, örselenmiş, zavallı hissetmez mi insan? Burada suçlu, kimi sevdiğinden ve kiminle birlikte olmak istediğinden emin olamayan, eski sevgilisini unutmadığı halde yenileri ile beraber olan insandır. Yoksa sen nereden bileceksin ki, senden ayrıldığında koşa koşa kendini eski sevgilisinin kollarına atacağını? Sen kalbini serin tut arkadaş.


Pazar pazar nerden geldiyse geldi düştü aklıma. Eski sevgilisine dönen tüm insanlara kızdım şimdi durup dururken. Dönmeyin bence geriye. Zaten çoğu da yürümüyor ve tekrar ayrılıyorsunuz. Güzel ve yürütülebilir bir ilişki olsaydı zamanında bilirdiniz kıymetini. Demek ki değilmiş... Bari eski sevgilinizden sonra birlikte olduğunuz insanları yaralamayın, kırmayın. Bir kere tutmayan dikiş, tutar mı ikincide???

1 Şubat 2012 Çarşamba

Festival filmlerinin dayanılmaz sıkıcılığı

Gönderen Bestesiyleannesi zaman: Çarşamba, Şubat 01, 2012
Tepkiler: 
4 yorum
Nuri Bilge izlememeye yemin etmiştim, kendi kendime sözler vermiştim. Yapma, etme, kendini bu cenderenin içine hapsetme demiştim. Ama gönül ferman dinlemiyor. Dayanamadım ve "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmini izledim. Smokindi hırkaydı beni hiç ilgilendirmez. Benim için önemli olan filmdir. Bildiğiniz üzere film 64. Cannes Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü, 44. SİYAD ödül töreninde 6 dalda ödül aldı. Hal böyle olunca merak uyandırdı ve bu kadar beğenildiğine göre güzel bir film olmalı diyerek başladım Badi ile filmi seyretmeye. Sonuna kadar izlemek en önemli başarıydı ve bu evreyi tamamladım. Kötüydü diyemem ama harikaydı dersem gerçekten harika bulduğum filmlere haksızlık olabilir. 

Tamam Nuri Bilge Ceylan usta bir yönetmendir ve onu eleştirmeye gücüm ve sinema bilgim yetmez. Ama sonuçta tüm filmler biz izleyelim diye yapılıyor ve bir sinemasever olarak kendisine ve onun nezdinde festival filmleri çeken yönetmenlerimize iki çift lafım var müsadenizle:

1) Bu filmleri biz izleyelim diye mi yoksa jüri için mi yapıyorsunuz? 

Eğer bizim için yapıyorsanız neden insanlar arası iletişimde 'susmak' bu kadar favoriniz zira biz pek susan bir millet değiliz. Biz her daim her ortamda vır vır vır konuşan insanlarken bu kadar çok 'susanı' bir arada görmek bize ters. Bu tarz filmlerde o kadar az diyalog var ki, izlerken gülmeden edemiyorum. Oyuncular diyalog ezberleme zahmetine katlanmadan sadece "dur-uzaklara dal-uzun uzun hüzünlü bak" eylemlerini gerçekleştirerek para ve ödül kazanıyorlar ki bu inanılır gibi değil. Yani papaz her zaman pilav yemez derler ama bu filmleri değerlendiren jüri üyeleri bu taktiklere her zaman prim veriyorlar. Eğer filmi jüri ve ödül için yapıyorsanız bu bize hakaret değil de nedir? Yani " Ben bir film yaptım, amacım gişe yapmak değil, sadece ödül almak, arada siz de izlerseniz iyi olur ama izlemeseniz çok da önemli değil." demek ister gibi bir tavırdır bu.

2) Vermek istediğiniz mesaj neden bu kadar gizli saklı? 

Tamam izleyiciyi hikayenin içine çekmek, düşündürmek, meraklandırmak istiyorsunuz. Bunu anlayabiliyorum ama bu da devlet sırrı değil nihayetinde. Filmin bitiminde pek çok izleyici "Eeee, noldu şimdi?" diyorsa o film mesajını verememiş başarısız bir filmdir. Filmi izleyen kişiye o duygu, hikaye geçmiyorsa ne işe yarar bir film? Sorarım size..

3) Özellikle kısa metrajlı ödüllü filmler neden hep dramatik? 

Karakterler kasvetli, gizemli, dertli, sıkıcı, sigara üstüne sigara yakan tipler olunca film daha mı başarılı oluyor, anlamış değilim. Buna gerekçe olarak " Efendim yaşamın kendisi zaten sıkıcı, monoton ve yorucudur, biz de filmde bunu aktardık." diyen senarist ve yönetmenlere sormak isterim, siz hiç düğüne gitmez misiniz, evde çekirdek çitleyip çay demlemez misiniz, komedi filmleri izleyip kahkahalarla gülmez misiniz, içip içip arkadaşlarınızla sebepsiz gevezelik edip gülme krizine girmez misiniz? Vallahi biz günlük yaşamda bunları da yapıyoruz ama sanat filmlerinde bunların hiçbiri yok nedense. Demek ki günlük yaşam sadece orada gösterilenlerden ibaret değilmiş.

4) Sanat filmleri neden renksiz ve siyah-beyaz-gri tonlarında?

Bu sorum görüntü yönetmenlerine. Şöyle canlı canlı kırmızılar, pembeler, yeşiller, sarılar, morlar, turuncular yasak mı bu filmlerde? Hep bir grilik, solukluk, siliklik var görüntüde. İnsanın ruhu sıkılıyor, bilginize.

5) Jürinin çok beğenip ödül üstüne ödül yağdırdığı filmler neden izleyici tarafından beğenilmez?

Herkesin bildiği ve söylene söylene klişe haline gelen bir söz vardır: Festival filmleri sıkıcı olur, izleme! Sinema sektörü, bu sözü haksız çıkarmamak için mi uğraşıyorsunuz acaba? Hangi bol ödüllü filmi merak edip izlesem sonuç hüsran oluyor. Gişede harikalar yaratan bir film eleştirmenler tarafından beğenilmiyor, eleştirmenlerin ve jürinin beğendiklerini de biz beğenmiyoruz. Anlaşılan biz farklı dünyaların insanlarıyız.. Burda bir kamplaşma ve kutuplaşmaya sebebiyet vermek istemem ama durum bu: Siz ve biz, farklı filmlerden hoşlanıyoruz. Tamam, Recep İvedik gibi sadece gişe hasılatını amaçlayan filmlere ödül verin de demiyorum, ama ne bileyim, daha az sıkıcı, daha anlaşılır, daha izlenir filmlere ödül verirseniz sizinle yıldızımız barışabilir.

Bu bir sessiz çığlıktı, sessiz kalmasın, benim gibi düşünen sinema aşıklarının sesi olsun istedim. Hak verebilir, haksız bulabilirsiniz. Sinemaya katkı sağlayan her görüş kabulümdür.

P.S.: Bu bir Nuri Bilge Ceylan'a yüklenme yazısı değildir, kendisini de severim ayrıca:)
 

kırmızı kiraz Template by Ipietoon Blogger Template | Gift Idea